KİTAP ÇEVİRİSİ: MAURICE NICOLL-ÇALIŞMA FİKİRLERİNİN BASİT AÇIKLAMASI

 

ÇALIŞMA FİKİRLERİNİN BASİT AÇIKLAMASI

MAURICE NICOLL


Liber Mutus XVIII'den Uyuyan İnsan Sembolü

BİR

Herkes iki kişidir – kendimiz zannettiğimiz kişi ve gerçekten olduğumuz kişi. Bunu bize yalnızca Kendini Gözlemleme gösterir. Kendimizi gözlemlemenin ne anlama geldiğini anlamaya başlamadıkça, iki kişi olduğumuzu anlayamayız.

Dışarıda bir dünya görürüz: duyularımızın bize verdiği budur. Fakat duyular, kişiden dışarıya dönüktür ve kişinin ne olduğunu göremez.

Ancak içimizde, kendimiz denilen bu şeyi gözlemleyebilecek bir organımız vardır. Onun aracılığıyla düşüncelerimizi, duygularımızı, ruh hallerimizi görebiliriz. Bu, başka bir insan olmanın başlangıcıdır.

Hayatımız, 'kendimiz' denilen bu şeye bağlıdır. Farklı bir hayata sahip olmayı dilersek, her şeyden önce şu an nasıl bir hayata sahip olduğumuzu fark etmeliyiz. Tüm ıstırap biçimleri bu 'kendimiz'den kaynaklanır. Bu 'kendimiz' olarak kaldıkça, hayatımız değişemez. Daima aynı talihsizlikleri, hayal kırıklıklarını ve benzerlerini çekecektir.

Öyleyse Çalışma, kişinin nasıl olduğunu, nasıl bir insan olduğunu görmekle başlar. Örneğin, insanlara duygularını gözetmeden davranırsak ve bunu bilmezsek, onların bizden uzak durma arzusundan her zaman ıstırap çekeceğiz. Fakat nasıl olduğumuzu görmediğimiz için başkalarını suçlarız. Böyle davrandığımızı görmedikçe değişemeyiz. Başkaları nasıl olduğumuzu fark eder: olduğumuz haliyle biz fark etmeyiz – kendimizi gözlemlemeye başlayana kadar. Nasıl olduğumuzu görmediğimiz için, bize doğru davranılmadığına inanırız.

Ne düşündüğümüzü ve hissettiğimizi, ne söylediğimizi, nasıl davrandığımızı gözlemlersek, bir süre sonra yeni bir hafıza başlar, kendimiz hakkında bir hafıza. O andan itibaren, kendimiz zannettiğimiz kişi olmadığımızı fark etmeye başlarız. Farklı davranmaya, başkalarını suçlamamaya, kendimize birileri bir şey borçluymuş gibi hissedememeye başlarız. İki kişi olduğumuzu ve her zaman öyle olduğumuzu fark etmeye başlarız. Kendimiz zannettiğimiz şey hayalidir.

Hayali 'kendiliklerimiz' ile gerçekten olduğumuz kişi arasındaki çelişkileri gördüğümüzde, değişmeye başlarız, çünkü kendilik illüzyonumuzdan ayrılırız. Tamamen yanlış bir temel üzerine kurulu olduğumuzu fark etmeye başlarız.

Gerçekten nasıl olduğumuzu gözlemlediğimizde, yardım almaya açık hale geliriz – bizi gerçekten değiştirebilecek bir yardım. Kendimizden memnun olduğumuz sürece  (çevirenin notu: mevcudiyetin memnuniyeti değil benimseyip hapsolduğumuz konfor alanının memnuniyeti kastediliyor olmalı!) yardım bize ulaşamaz.

Bu Çalışma, her günlük eylemde, söylenen ve hissedilen her şeyde, gerçekten kendileri zannettikleri kişi olmadıklarını fark etmeye başlayanlar için yardımın var olduğunu söyler.

Kendimizi samimiyetle gözlemlemeye başladığımızda, tüm kaderimiz değişmeye başlar. Ancak bu, uzun bir süre boyunca konuşma şeklimizi, düşünme şeklimizi, yaptığımız eleştirileri, bize söylenenlere duyduğumuz kırgınlığı, başkalarına tepki verme şeklimizi, tartıştığımız fikirleri, nasıl pohpohlandığımızı, başkalarını nasıl yargıladığımızı, kibirimizi, zulmümüzü, ruh hallerimizi, duygularımızı fark etmek anlamına gelir. Bu şeylerden kendimizi ayırmadıkça, mekanik kalırız.

Psikolojik hayatımız, iç hayatımız, orada ne olup bittiğine dair bir ışık huzmesi, bir bilinç ışığı içeri almaya başlayana kadar karanlıktadır. Bunun olması için kendimizi ikiye ayırmalıyız – gözlemleyen bir parça ve gözlemlenen bir parça. 'Gözlemleyen-Ben' bizde kurulduğunda, diğer her şey bu 'Ben'den sonra gelir. Başlangıçta küçük ve zayıftır, ancak ışık içeri alacak bir pencere gibidir.

İKİ

Kendini Gözlemleme'nin amacı, kendimizi değiştirmemizi sağlamaktır. Ancak ilk amacı, kendimiz hakkında daha bilinçli olmamızı sağlamaktır. Ancak kendimizi kendimize karşı daha bilinçli hale getirerek değişmeye başlamamızı sağlar.

Sıradan hayatta yalnızca dışımızdaki şeyleri görürüz ve içimizde ne olup bittiğini, nasıl düşündüğümüzü, hissettiğimizi ve konuştuğumuzu, her zaman aynı şekilde, fark etmeyiz. Fakat bir iç duyumuz vardır. Bu gelişmemiştir, ancak geliştirilebilir ve bize nasıl olduğumuzu göstermeye başlayabilir – ve böylece değiştirilebiliriz.

Nasıl bir insan olduğumuzu görmedikçe değişemeyiz. Bilinçliliğimizi artırmak için Kendini Gözlemleme yaparız ve bilinçliliğin artırılması olmadan ne kendimizde ne de insanlıkta hiçbir şey değiştirilemez.

Bu Çalışmanın pratik tarafı, dış koşulları veya diğer insanları değiştirmeye çalışmakla değil, Kendini Gözlemleme ile başlar: ancak bu eleştirel olmayan bir Kendini Gözlemleme olmalıdır.

Doğal olarak zayıf ta olsa bir Kendini Gözlemleme derecesine sahibiz, ancak bu hiçbir zaman belirli bir noktanın ötesine geçmez. Kendimizi eleştirmeye başlarız. Dururuz ve kendimizi haklı çıkarmaya, kendimize dair sıradan hissi geri kazanmaya başlarız. Bu noktanın ötesine geçmeli ve gözlemlediğimiz şeyi sakince taşıma gücüne sahip olmalıyız. Bu zordur çünkü kendimizle özdeşleşmiş, kendimize bağlıyızdır ve doğal olarak yalnızca aptal veya gülünç olmamakla ilgileniriz.

Yalnızca yanlış bir şey yaptığımızı değil, sonrasında içimizde ne olduğunu da gözlemlemeliyiz. Öz-eleştiri tarafından durdurulursak bizde hiçbir değişiklik olamaz.

Kendini gözlemlemeye başlamak için belirli bir şeyle başlayın; örneğin, belirli koşullar altında konuşmak veya davranmak. Bu şeyleri kapsamlı, objektif ve eleştirmeden tanımalıyız. Ağzımızdan gelişigüzel kelimelerin çıktığını fark ettiğimizde, bilinçli olmadığımızı ve içimizde kontrol edemediğimiz, kendimiz olmayan bir şeyin olduğunu görmeye başlarız.

Kendimizi, kendimizden bağımsız başka bir kişiymişiz gibi incelemeliyiz.

Çalışma der ki: İnsan mekaniktir ve hayata mekanik olarak tepki verir. Kendini değiştirmenin ilk adımı, yavaş yavaş, insanın kendisi sandığı şeyin bir makine olduğunu fark etmektir.

İçimize bakmayız. İçsel bir karanlık durumunda yaşıyoruz ve bu karanlığa ışık girmedikçe hiçbir şey değiştirilemez. Kendimizi bildiğimizi hayal ederiz. Ancak her an hayata otomatik olarak tepki veriyoruz.

Kendini Gözlemleme bunu bize parça parça gösterir; ve Kendini Gözlemleme, ışık içeri alarak, kendi eylemiyle bizdeki değişimi başlatır: çünkü bu ışık, eleştirel olmadığı sürece bilinçtir.

Bilinçli olduğumuz ve bir olduğumuz yanılgısı, değişmemizi engeller. Kalıcı, değişmeyen bir 'Ben'e sahip olduğumuza inanırız. Önce kendimizi eleştirmeden gözlemlemeliyiz.

İçimizden şeylerin konuştuğunu ve eylemlerin bilincimiz dışında bizden gerçekleştiğini fark etmeye başladığımızda, kendimize dair yeni bir bakış açısı edinmeye başlarız. Ancak Kendini Gözlemleme, hayal ettiğimiz şey olmadığımızı, makineler olduğumuzu gösterene kadar bildiğimizi ve hatırladığımızı zannederiz. O zaman, eleştirel olmayan Kendini Gözlemleme içimizde birçok şeyin gerçekleşmesini engelleyecek ve bize aslında biz olmayan şeyleri gösterecektir. Davrandığımız gibi davranmaya devam etmemizi sağlayan, kendimize karşı uykuda olmamızdır.

Bu Çalışma, kişinin kendisiyle başlar ve amacı kendini değiştirmektir. Dışsal işlerle ilgili olduğunu düşünürsek, asıl noktayı kaçırırız. Herkes olası bir değişim noktasıdır ve değişimin, ister kendimizin ister dünyanın olsun, burada yattığını görürüz. Değişirsek, başkaları için yer açarız. Ancak kendimizi gözlemlemedikçe değişemeyiz. Dışımızdaki şeylerin değiştirilmesi gerektiğini düşünerek yanılgıya düşeriz.

Başkalarına karşı tutumumuz aracılığıyla her türlü sürtüşme ortaya çıkar (ve bu sürtüşme) durum(un)dan sorumlu olduğumuzu görmeyiz. Ama eleştirdiğimizin ve başkalarının hakkımızda söylediklerinin doğru olduğunun farkına varabiliriz. Bu, kendimizi yeterince gözlemleyerek kendimiz hakkında daha bilinçli hale geldiğimiz ve bir durumu değiştiren şeyin bu olduğu anlamına gelir.

Kendini Gözlemleme, bizi kendimiz hakkında daha bilinçli hale getirmektir ve bu, Çalışma adı verilen bu sistemin başlangıç noktasıdır.

ÜÇ

Değişim, kişinin şu anki halini değiştirmek demektir. Artık aynı görüşleri sürdüremez veya başkalarını aynı şekilde yargılayamaz. Bu, kişinin olduğu şeye eklemek değil, kişinin 'varlığını' değiştirmektir.

Bu Çalışmaya göre, insan bilinçli olarak kabul edilmez. Geliştirebileceğimiz ilk bilinç artışı, Kendini Gözlemleme aracılığıyla edinilen gerçek öz-bilgidir.

Tamamen bilinçli olduğumuzu hayal ederiz. Çalışma der ki, uyuyan bir insanlık dünyasında yaşarız ve biz de uyku halindeyiz. Bu dünyada her şey olabilir ve her şey sadece olur. Uyanmadıkça hep böyle olacaktır. Uyanabilseydik, yeni bir dünya mümkün olabilirdi.

Bu ilk olarak, uyku halinde olduğumuzun kabulünü ve ardından kendimize dair yanılsamaları ve imgeleri bırakmayı gerektirir. Biz hala uykudayken dünyayı iyileştirme teorilerimizin hepsi, sadece insanlığın uykusunu derinleştirir.

İnsan için gerçek ve mümkün olan dört bilinç durumu vardır:

4. Nesnel Bilinç Durumu

3. Kendini Hatırlama Durumu  (İlk gerçekten uyanık hal)

2. Sözde Uyanık Hal

1. Rüyalı Uyku

Birinci bilinç durumunda aslında yatakta uyuyoruzdur.  İkinci bilinç durumunda uyanık olduğumuzu düşünerek dünyada dolaşırız ve günlük işlerimizle meşgul oluruz. Ancak üçüncü bilinç durumu, ilk gerçekten uyanık haldir ve aslında hakkımızdır. Dördüncü durum ise şeylerin olduğu gibi hakikatini bilme bilincidir.

Üçüncü bilinç durumuna ulaşmadıkça yardım alamayız. Yardım ancak uyku halinde olduğumuzu fark ettiğimizde bize ulaşabilir. Uyku halindeki insan yardım alamaz.

ÇALIŞMANIN YARDIM FİKRİ

Kendimiz üzerinde çalışırsak ve Kendini Hatırlama aracılığıyla içimizdeki bilinç düzeyini daha yüksek bir duruma yükseltirsek yardım alabiliriz. O zaman yardım bize ulaşabilir. Eğer kişi uyku halinde olduğunu fark ederse, kişinin yardıma ihtiyacı olduğunu fark eder.

Şu anki insanın durumunu açıklayan bir Çalışma meseli vardır. İnsanlık derin uykudadır ve görmediği bir uçurumun kenarına doğru yürümektedir. Ancak bireysel bir insan, bir uçurumun kenarında olduğunu fark ederek uyanabilir; ve buna gözlerini açsa, başının üzerinde tırmanabileceği bir ip olduğunu görür: ancak bu ipe ulaşmak için zıplaması gerekir. Olduğumuz gibi yardım alabileceğimizi hayal ettiğimiz seviyede olduğumuzda, hiçbir yardım bize ulaşamaz.

 Daha iyi bir şeyin var olması için kendimizi değiştirmeliyiz. Rehavet, öz-memnuniyet (çevirenin notu: mevcudiyetin memnuniyeti değil benimseyip hapsolduğumuz konfor alanının memnuniyeti kastediliyor olmalı!) , kibir, cehalet – tüm bunlar ve daha birçok şey yardımın bize ulaşmasını engeller.

Dua, başlangıçta kişiyi daha yüksek bir bilinç düzeyine yükseltmek için yardım istemekti. Rabb’in Duası, bir insanın kendini hatırlamasını, varlığının tamamen değişmesini sağlamak ve böylece yardımın kendisine girebilmesi için tasarlanmıştır.

Yardımın doğası, öncelikle nerede yanlış olduğumuzu göstermektir. Bu Çalışma, yardımın var olduğunu öğretir, ancak yardım bir insana ancak kendini ona yükselttiğinde, yani kendini üçüncü bilinç durumuna yükselttiğinde dokunur ve varlığını belli eder. Durumumuzu gerçekten hissedersek, kendimizi yeni bir bilinç düzeyine yükseltmeye çalışacağız.

Çevirenin Notu:

Rabb’in Duası

Göklerdeki Babamız

Adın kutsal kılınsın.

Egemenliğin gelsin.

Yeryüzünde de gökte olduğu gibi Senin isteğin olsun.

Bugün bize günlük ekmeğimizi ver.

Ve bizim işlediğimiz suçları bağışla,

tıpkı bizim de bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi.

Çevirenin Notu: yukarıdaki iki satır nicoll'e göre aşağıdaki manaya gelir!

          (ve borçlarımızı sil, tıpkı bizim de bize borçlu olanların borçlarını sildiğimiz gibi.)

 

DÖRT

Yardım mevcuttur ancak yalnızca üçüncü bilinç düzeyine ulaşabilir –Kendini Hatırlama durumu olarak adlandırılan duruma. Bu, ilk gerçekten uyanık haldir.

Bilinçli olmak için kendimizi gözlemlemeye başlamalıyız; ne söylediğimizi, ne düşündüğümüzü, ne hissettiğimizi, ne gibi duyumlara sahip olduğumuzu, hareketlerimizin ne olduğunu gözlemlemeliyiz.

Kendimizi doğru bir şekilde, belirli bir başlangıç noktasından, belirli bir yönde gözlemlemeliyiz. İlk olarak, bir değil, çok olduğumuzu. Biz düşünen bir insanız; duygusal bir insanız; hareket eden bir insanız; açlık, susuzluk, sıcak veya soğuk, iyi veya kötü hisseden içgüdüsel bir insanız.

Tüm bunlar, Çalışma'nın merkezler dediği şeyler tarafından ayrı ayrı kontrol edilir. Entelektüel merkez düşüncemizi kontrol eder ve Duygusal merkez hissettiğimiz duyguları kontrol eder; Hareket merkezi bedenin tüm hareketlerini kontrol eder ve İçgüdüsel merkez yiyeceklerin sindirimi, kan dolaşımı, solunum ve duyum gibi bedenin tüm iç işleyişlerini denetler.

Farklı merkezler uyum içinde çalışmadığı için sık sık bir şeyi düşünürken başka bir şey hissederiz. Bir insan kendini sadece Entelektüel merkez ve Duygusal merkezle ilişkili olarak gözlemlerse, iki kişi olduğunu, bir olmadığını görecektir.

Hareket merkezinin zihni, Entelektüel merkezin zihninden farklı çalışır – örneğin, düşünürken ve konuşurken zihnin entelektüel aktivitesine karşılık piyano çalarken ellerin hareket aktivitesi. Bedenin çalışması İçgüdüsel merkez tarafından kontrol edilir.

Bedenin tüm iç işleyişi İçgüdüsel merkez tarafından kontrol edilir.  İçgüdüsel merkez bedenin organizasyonunun tüm iç işleyişine bakar, ki bu konuda entelektüel merkez hiçbir şey bilmez.

Kendimizi doğru bir şekilde tanımak ve kendimiz hakkında daha bilinçli olmak istersek, önce bu dört kişiyi kendimizde gözlemlemeliyiz. Örneğin erken kalkmayı ve bununla ilgili zorlukları ele alalım, bu bir bütün olmadığımızı gösterir.

Bu, Entelektüel merkezin diğer merkezleri tek başına kontrol edemediğini gösterir. Üçüncüyü kontrol etmek için iki merkezin anlaşması gerekir.

Kendini değiştirmenin ilk aşaması, o zaman, kişinin tek bir kişi olmadığını fark etmektir. Dört farklı insan olduğumuzu fark etmeliyiz; farklı zihinlere sahip dört insan.

Her merkezin, belirli bir zamanda onu çalıştırmak için belirli bir miktarda gücü mevcuttur. Bu güç tükenirse, işini düzgün yapamaz. Tek bir merkezi istediğimiz kadar kullanmaya devam edemeyiz. Güç tükenir. Ancak o zaman başka bir merkezi kullanabiliriz. Yaptığımız her şey güç harcar – düşünmek, hissetmek, hareket etmek, yemek yemek, içmek. Mekanik olarak, güçle dolu olan ve bir şeye çekilen merkezden hareket ederiz. Bir merkezde yorgun düştüğümüzde, başka bir merkezdeki gücü kullanmanın mümkün olduğunu anlamalıyız.

Hayatlarımız merkezler üzerine dağılmıştır. Her birinin farklı ilgi alanları vardır; bunlar düşmanca değil, birbirini tamamlayıcıdır ve her biri insan yaşamı için gereklidir. Dengeli İnsan, tüm merkezlerin normal çalıştığı ve doğru aktivite dönemlerine sahip olduğu bir insan anlamına gelir.

Şimdi Entelektüel ve Hareket merkezleri doğrudan çabayla harekete geçirilebilir. Bir problemi çözebilir, bir şeye odaklanabilir veya kaslı bir görev yapabiliriz. Ancak kendimize belirli bir duygu hissettiremeyiz veya kendimizi acıktıramayız, üşütemeyiz, ısıtamayız vb. Belirli bir ölçüde bir duyguya veya hisse direnebiliriz, ancak ne tür bir duyguya veya hisse sahip olacağımızı yönlendiremeyiz.

BEŞ

Tüm insanlar Entelektüel Merkeze, Duygusal Merkeze ve İçgüdüsel ile Hareket Merkezlerine sahiptir, ancak farklı insanlarda bu merkezler çok farklı şekillerde gelişmiştir.

İlk örnek: faaliyeti seven bir insanı ve düşünmeyi seven bir insanı ele alalım – Birinci İnsan ve Üçüncü İnsan. Biraraya gelmeye kalkışırlarsa, her biri baskın merkezlerinden kaynaklanan şeyler hakkında konuşmak ister. Her ikisinin de aynı merkezlere sahip olmaları açısından benzerdirler, ancak birinin Hareket Merkezi'nde, diğerinin Entelektüel Merkez'de gelişmiş olması bakımından farklıdırlar.

İnsanlık, üç insan tipine ayrılmıştır – Birinci İnsan, İkinci İnsan ve Üçüncü İnsan.  Birinci İnsan, ayrıca şu şekilde sınıflandırılmalıdır:

Bir Numara Hareketli – temel kaygısı eylem ve kas Çalışması olan.

Bir Numara İçgüdüsel – temel kaygısı fiziksel rahatlık olan ve tembel ve hareketsiz olacak olan. İnsanlığın çoğunluğu ya Bir Numara İçgüdüsel ya da Bir Numara Hareketli İnsandır.

İkinci İnsan, her şeyi hisseden duygusal insandır. Bir an coşkulu ve yücelmişken, bir sonraki an depresif ve karamsardır. Beğenileri ve beğenmedikleriyle ilgilenir. Hayatı umut ve umutsuzluk, coşku ve keder, aşk ve nefret, beğeni ve beğenmeme arasında salınır.

Üçüncü insan, entelektüel insandır. Ağırlık merkezi Entelektüel Merkez'dedir; her şey hakkında bir teorisi olan bir teorisyendir. Kendi düşünceleri ve diğer insanların kaydedilmiş düşünceleri onu her şeyden çok ilgilendirir.

Bu üç insanın her biri, esas olarak bir merkezin Çalışması ile karakterize edilir. Ancak eğitimli bir insan sadece 1, 2 veya 3. insan değildir; diğer merkezler belirli bir ölçüde onda Çalışır. 

İlk örnek: Birinci (hareketli) '1 2 3' İnsanını – bir askeri – ele alalım. Duyguları onu karamsar, hassas veya kıskanç yapar. Kendisiyle meşguldür ve sınavlarda iyi değildir.

İkinci örnek: Birinci (içgüdüsel) '1 3 2' İnsanını ele alalım. O da bir askerdir, sporu sever. Ancak savaşların tarihini, stratejiyi ve belki de askerlik dışı konuları Çalışır. Sınavları oldukça kolayca geçer; ancak az hisseder, üzgün veya karamsar değildir, aksine sert bir disiplincidir.

Dolayısıyla insanın altı formülasyonu yapılabilir: 

'1 2 3' ,  '1 3 2' ;  '2 1 3' ,  '2 3 1' ;  '3 1 2' , '3 2 1'.  

Birinci '1 2 3' (içgüdüsel) İnsan öncelikle yemekle ilgilenir, tembel olacak ve çaba göstermeye isteksiz olacaktır. Vücudu tarafından yönetildiği için kolayca depresyona girecek, somurtkan ve karamsar olacaktır. Böyle bir insan neredeyse hiç düşünmez.

Bu insanlardan hangisi olduğumuz ancak Kendini Gözlemleme ile öğrenilebilir. Ancak hayata doğru yaklaşım, tüm merkezlerin düzgün Çalışmasını gerektirir – ve durumlara yanlış merkezle yaklaşmak yararsızdır.

Her merkez kendi gelişimini gerektirir.

Mekanik İnsanlık dengesizdir çünkü hayat sadece tek bir merkezden görülür; ve dolayısıyla insanlığın mekanik çemberine ait insanlar birbirlerini anlamazlar.

Bu Çalışmanın amacı ve hedefi Dengeli İnsana, Dördüncü İnsana ulaşmaktır. Dördüncü İnsan, tüm merkezleri aşağı yukarı eşit derecede geliştirmiştir, böylece bir merkez diğerinin işlevini gasp etmez ve her merkez duruma uygun olarak kendi Çalışmasını yapar.

Dördüncü İnsana ulaşmak için kişi kendi üzerinde bilinçli olarak Çalışmalıdır. Dördüncü  İnsan mekanik değildir. Dördüncü  İnsan seviyesine ulaşmaya başlayan insanlar, aynı zamanda birbirlerini anlamaya başlarlar. 

Dört Numara İnsana yaklaşmaya başlamak için bir kişi, kendinde gelişim eksikliği olan yönleri geliştirmeye istekli olmalıdır. Bu nedenle, evrimin hangi yönde yattığını anladığımızda, hiçbir yeni deneyim yararsız değildir.

Hayatta insanlar birbirlerini anlamazlar çünkü ortak bir dilleri yoktur. Birbirini anlamanın ilk adımı ortak bir dil öğrenmektir.

ALTI

İnsanın bir değil, dört olduğunu, her bir merkezinin farklı bir zihin olduğunu gördük. Aslında o çokluktur. Uzun bir süre boyunca Kendini Gözlemleme bize bu çokluğu, her birine 'Ben' dediğimiz bu çokluğu gösterecektir.

Her an bu 'Ben'ler değişir: şimdi biri, şimdi diğeri konuşur ve biri diğeri ile çelişebilir veya en azından ilk 'Ben'in ne söylediğinden habersiz olabilir.

Kendimize tam bilinç, irade ve asla değişmeyen gerçek, kalıcı bir 'Ben' gibi sahip olmadığımız birçok şeyi atfederiz.

Bu bir yanılsamadır. İnsanın tek bir iradesi değil, birçok çelişkili iradesi vardır. İnsan bilinçli değildir, ancak hayatının neredeyse tamamını uykuda yaşar. Kalıcı bir 'Ben'e değil, bir 'Ben'ler çokluğuna sahiptir. İnsan, bir Çalışma alegorisinde 'Düzensiz Bir Ev'e benzetilir. Efendi uzaktadır ve hizmetçiler istediklerini yapmaktadır. Telefon çaldığında, hizmetçilerden birisi evin Efendisiymiş gibi taklit yaparak konuşur ve bu taklit altında her türlü vaadi ve emri verirler. Bu hizmetçilerden bazıları daha iyi bir durumun mümkün olduğunu hisseder. Ne olup bittiğini açıkça görürler ve bunun Efendinin dönüşünü çekeceği umuduyla, eve düzen getirmek için bir araya gelirler (Ç.N.: vekil kahya) .

Bir insandaki her 'Ben', hayattaki bazı deneyimlerden, taklitten, çevreden, gerçek bir şeyden, fanteziden, meslekten vb. edinilmiştir.

İnsan Kişilikle değil, Özle doğar. Kişilik, çocuğun taklit etmeye başladığı anda, hayatın çok erken dönemlerinde oluşmaya başlar. Bu noktada yapmacıklıklar, tavırlar vb. edinir. Sonunda çocuk, edindiği her şeyi kendisi olarak kabul eder.

Kendimizi birçok 'Ben'in bakış açısından gözlemlediğimizde, her zaman aynı kişinin konuşmadığını, biz ona 'Ben' desek de, fark etmeye başlarız. Günün farklı zamanlarında farklı 'Ben'lerin konuştuğunu, bizi kontrol ettiğini fark ederiz. Her zaman değişiyoruz. Bazı 'Ben'ler uyanıyor, bazı 'Ben'ler uykuya dalıyor. Bir 'Ben', diğer 'Ben'lerin bilgisi dışında bir söz verir. Bazı 'Ben'ler çok tehlikelidir ve gelişmek istiyorsak onların kontrolü ele geçirmesini engellemeliyiz. Bunlar özellikle şeyleri çarpıtan, her konuda yalan söyleyen, intikamcı veya acımasız olan, öz-acıma veya kötülükle dolu 'Ben'lerdir.

Bir bebek Öz olarak doğar ve gerçekten Öz olduğu ölçüde uyanıktır. Elbette küçüktür, ama oldukça gerçektir. Ancak, uyuyan insanlar arasında doğduğu için çabucak uykuya dalar. Taklit etmeye başlar ve Kişiliğin oluşmasının nedenlerinden biri de budur.

İçinizde var olan farklı 'Ben'lerin bakış açısından kendinizi gözlemlemeye çalışın ve bunların birbirleriyle nasıl sık sık çeliştiklerini fark edin. Yalnızken hangi 'Ben'lerde olduğunuzu fark edin: odaya biri girdiğinde nasıl değiştiklerini fark edin. Farklı 'Ben'lerin hangi tonlamayla konuştuğunu fark etmeye çalışın.

YEDİ

Kendimizdeki hangi faktörün önümüzde durduğunu görmedikçe büyüyemeyiz, içsel bir gelişim geçiremeyiz. Gelişmek istiyorsak, kendimizi gözlemleyebilmeliyiz.

Tüm zorluklarımızın kendimizin dışındaki nedenlerden kaynaklandığını görmek yaygındır, çünkü gördüğümüz tek şey budur. Ancak hayatımızı üstüne çeken şeyin kendimiz, kendi varlık seviyemiz olduğunu fark etmeye başlarsak ve sorunumuzun kendimizde yattığı için kendimiz üzerinde Çalışmanın gerekliliğini anlarsak, değişmeye başlayabiliriz. Sorunlarımızın kendimizde yattığını fark etme noktasına gelirsek, her şeyin kendimizi değiştirmek için gösterdiğimiz çabalara bağlı olduğunu biliriz. Ve bu bilinç noktasına gelmedikçe her şey sadece aynı kalmayacak, aynı zamanda daha da kötüleşecektir.

Kendini Gözlemleme yoluyla kendimizde bizi aynı yerde tutan şeyin ne olduğunu keşfetmeye çalışmalıyız.

Hayatı değiştirmek, kendimizi değiştirmek demektir. Ancak çoğunlukla, hayatımızın iyileşmesi için değişimin dış koşullara bağlı olduğu ve bunların farklı olması gerektiği yanılgısına sahibiz. Bizi mutsuz eden şey budur.

Kendimizi değiştirmek için yapmamız gereken ilk şey, ıstırabımızdan vazgeçmektir. Ama insanlar bunu yapmazlar – onu korumak için mücadele ederler.

Çalışma, Dünyanın cinsiyet veya güçle değil, olumsuz duygularla yönetildiğini söyler – yani duygusal merkezin belirli durumlarıyla, olumsuz duygularla. Bu ıstırabı ifade eder. Istıraptan vazgeçmedikçe değişemeyiz. Hayata karşı yanlış tutumun ilk işareti, ilk yanılgı, yararsız ıstıraptır. Bu, hayata nasıl olması gerektiği hakkındaki kendi fikirlerimiz aracılığıyla yaklaştığımız ve bize olanların istisnai olduğunu hayal ettiğimiz için olur. Tüm bunlar ıstırap üretir, çünkü hayatın doğasını anlamadık ve bilmek istemeyiz. Zorluklarla mücadele ederiz – evet – ama hayatlarımızı mahvolmuş olarak düşünürüz.

Bu nedenle yeni bir bakış açısına geliriz: hayatlarımızın ıstırapla mahvolduğunu fark etme ve tüm yararsız öz-acıma, şikayet ve umutsuzluk duygusundan kurtulma arzusu. Hayatın bize hiçbir şey borçlu olmadığını ve diğer insanların bize hiçbir şey borçlu olmadığını hissetmeliyiz. Aksine, başkalarına ve hayata ödeyebileceğimizden daha fazlasını bizim hayata ve başkalarına borçlu olduğumuzu hissetmeliyiz. Rabb'in Duasının doğru çevrilmiş sözlerinde, 'bize borçlu olunan borçları sildiğimiz gibi' borçlarımızın silinmesini istemeliyiz, 'affetmek' değil. Başkaları tarafından bize bir şey borçlu olunduğu fikrini kendimizden çıkardıkça, özgürleşiriz. Borçlu olunma hissi yararsız bir ıstıraptır. Bununla mücadele ettiğimizde faydalı bir ıstırap çekiyoruzdur.

Bu çaba Çalışma fikirlerine ihtiyaç duyar. Hayat fikirleri yararsız ıstırabı teşvik eder ve sonunda bizi zevkten, mutluluktan ve yeni ilgi alanlarından mahrum bırakır.

Kendini değiştirmek için kişi, bizi hayatta bulunduğumuz konumda tutan küçük takıntılardan ve kendisi hakkındaki hayal biçimlerinden özgür olmalıdır. Kendimizdeki her şeye bağlıyız: kibir, aptallık, erdem, güzellik, zarafet, başarılar, öz-değerlendirme vb. ve özellikle ıstıraba. Bir değişimin gerçekleşmesi için bunlar zayıflatılmalıdır. Ya da aynı madalyonun diğer tarafına takılıp kalmış olabiliriz – hırslı olmama, hayatı önemsememe fikrine.

Merkezler: Entelektüel Merkez, negatif bir parça ve pozitif bir parça ile doğar, çünkü düşünmek için bir karşılaştırma olmalıdır – 'evet' ve 'hayır' deme yeteneği.

Duygusal Merkez negatif bir parça ile doğmaz – orada olmamalıdır, ancak negatif olan insanların etkisiyle edinilir. Yetişkinlerle temas yoluyla bir çocuk 'kendine acımayı', şikayetler hissetmeyi, huysuzca konuşmayı, talihsizlikleri üzerinde durmayı, melankolik, karamsar, sinirli, şüpheci, kıskanç olmayı, başkalarını incitmeyi vb. öğrenir. Bir çocuğun bu korkunç enfeksiyonu, açıkça tanınmadığı için hakkında hiçbir şey yapılamayan bir şeydir. Bu enfeksiyon, Duygusal Merkezde negatif kısmı oluşturur. Ve bu enfeksiyon nesilden nesile aktarılır.

Olumsuz duygular çok ince biçimler alabilir, ancak sonunda hepsi şiddete yol açar. Olumsuz duygu belirli bir noktanın ötesine geçtiğinde, İçgüdüsel Merkezdeki köklü faktörleri uyandırır ve insanlar o zaman birbirlerine zarar vermek ve öldürmek isterler.

Olumsuz duyguların bundan bile daha kötü olmasının özel bir nedeni vardır. İçimizde tamamen gelişmiş ve Çalışan iki Yüksek Merkezimiz vardır – Yüksek Entelektüel ve Yüksek Duygusal – ancak onlarla temas halinde değiliz. Kendimizde bir eksiklik, bir boşluk, bir faydasızlık hissi ve anlamadığımız bir dünyada kaybolmuşluk hissi duyduğumuzda, bu Yüksek Merkezleri duyamamamızdan kaynaklanır. Ancak sıradan halimizde Yüksek Merkezlerle temas kursaydık, alt merkezlerimiz bin kat daha kötü, daha yoğun hale gelirdi.

Bu dünyada, olumsuz duygular minimuma indirilirse daha iyi bir dünyada yaşayabiliriz.

Olumsuz duygularımızı gözlemledikten sonra duygusal hayatımızla mücadele edersek, hayata karşı tüm tutumumuzun değişmesi gerektiğini göreceğiz. Olumsuz duyguların tek başına üstesinden gelmek imkansızdır, çünkü hayata karşı tüm tutumumuzla iç içedirler! Her durum, onu düşünmek için yeni bir bakış açısı gerektirir; kendimize dair tüm fikrimizin değişmesi gerekir ve bu, kendi üzerinde Çalışmaktır. Çalışma, bizi Yüksek Merkezlerle temasa geçirmek için tasarlanmıştır, ancak olumsuz duygular tarafından yönetildiğimiz sürece, Yüksek Merkezlerden gelen etkiler bize ulaşamaz.

SEKİZ

Bu Öğreti açısından, insan bir değildir – bir bütün değildir. Merkezler açısından o üçtür: entelektüel bir insan, duygusal bir insan ve içgüdüsel-hareketli bir insan.

Çalışma, insanı bilgi ve varlık açısından da ele alır. Bu iki taraf onu oluşturur – o  sadece bilgisi ile değil, sadece varlığı ile de değil, hem bilgisiyle hem de varlığıyla her ikisidir.

İlk olarak, Varlığı ele alalım. Farklı hayvan türlerinin farklı varlıkları vardır. Bir yılanın varlığı bir çekirgeninkinden farklıdır ve bir çekirgenin varlığı bir domuzunkinden farklıdır; bir domuzun varlığı da bir kaplanın varlığından farklıdır. Bir marangoz keresteyi bir iş için uygunluğuna göre seçer. Eğer bir kereste envanteri düzgün bir şekilde olgunlaşmamışsa, marangoz kerestenin 'doğasının' ondan uzaklaşmış olmasının etkisi üzerine bir şey söyleyecektir. Bunu söylerken Varlık hakkında konuşmaktadır.

İnsanların farklı türlerde bilgiye sahip olduklarını fark etmek zor değildir, ancak farklı türlerde varlığa sahip olduklarını fark etmek kolay değildir. Varlık kavramı Çalışmada vurgulanır ve varlığın ne olduğunu ve bu kavramın neden bu kadar vurgulandığını anlamaya çalışmalıyız.

İlk örnek: Alanında üstün bilgiye sahip, ancak her türlü bayağı ve küçük düşürücü eylemi yapan, kıskançlık dolu, hile yapan, bilgiyi kaynağını belirtmeden çalan bir adam. Bu bize aşikar olsa da o bunu fark etmez ve insanların onu neden sevmediğine şaşırır. Bu adamın iki tarafı olduğunu – bilgi ve varlık – anlamadan, onun karşısında şaşkınlığa uğrayacağız. Varlığını sevmeyiz ve onun varlık seviyesini şöyle veya böyle tanımlayabiliriz.

İkinci örnek: Belirli bir bilgisi olmayan, ancak kötü niyetli olmayan, bayağı ve küçük düşürücü olmayan, hile yapmayan, sözünü tutan bir adam. Bilgi açısından gelişmemiş olsa da, varlık seviyesi ilk adamdan daha yüksektir.

Sadece bilgiye değer verirsek, ilk adamı, ne yaparsa yapsın, bilgisi yüzünden hayranlıkla karşılarız; ve ikinciyi cahil olduğu için hor görürüz.

Bu yargı bizi tanımlayacaktır, çünkü o halde zayıf bir varlığa sahip olduğumuzu gösterecektir.

Bugün suçluları kahraman yapma eğilimi budur. Ancak bir suçluya öğretilemez, çünkü onun varoluş seviyesi, bilgisini her zaman suç teşkil edecek şekilde kullanacaktır.

Bilgimizi varlık seviyemize göre kullanırız. Örneğin – üçüncü bir kişi hakkında zararlı bilgiye sahip iki insanın: davranışlarını belirleyen onların varlık seviyesidir.

Bundan, bilgi ve varlığın farklı olduğunu ve bilgimizle ilişkimizin varlığımız tarafından yönetildiğini görebiliriz. Bilgisi kendisinden daha düşük bir varlık seviyesine sahip bir kişiye bilgi vermek, o bilginin kötüye kullanılmasıyla sonuçlanır.

Çalışma, bilgimiz ve varlığımızın eşit gelişime sahip olması gerektiğini öğretir. İkisi yaklaşık olarak eşitse, sonuç bilgimizi anlamamızdır.

Anlama, bilgi ve varlığın birleşimi olarak tanımlanır. Bilgi tek başına, varlık tek başına – ikisi de tek başına anlama sağlamaz. Çok şey bilebilir ve hiçbir şey anlayamayabiliriz. Varlık tarafında bir noktaya kadar gelişebilir, ancak yine de aptal veya cahil olabiliriz.

Değişmek için hem bilgi tarafında hem de varlık tarafında gelişmeliyiz. Sistemi sadece entelektüel olarak incelersek, hiçbir şey değişmeyecektir. Bilgiyi Çalışmadan varlık üzerinde Çalışmaya çalışırsak, bir noktada dururuz. Anlamada bir artış olmayacaktır. Daha önce anlamadığımızı anlamaya başladığımızda, tam da bu anlama aracılığıyla değişim şansı ortaya çıkar.

Bir insan kendi anlayışıdır ve anlayışı dışında gelişemez.

Varlık seviyemizin hayatımızı çektiği ve hayatımızın farklı olmasını dilersek varlık seviyemizde bir değişikliğin gerekli olduğu söylenir. Bu, varlığımız aynı kaldığı sürece, yer veya koşullar ne olursa olsun aynı türden şeylerin başımıza geleceği anlamına gelir.

Bilgi ve varlığın farklı insanlarda göreceli olduğunu görebiliriz. Bilginin göreceliği anlaşılabilir, ancak varlığın göreceliği anlaması daha zordur.

DOKUZ

İnsan bitmemiş, eksik, kusurlu olarak kabul edilir. Kendini tamamlamak, mükemmelleştirmek olasılığına sahiptir ve bunun için gerekli olan her şey onda yatar.

O, öz-evrimde bir deneydir. Mekanik olduğu sürece, eksik ve gelişmemiş olmasına rağmen, daha ileri bir içsel gelişime yeteneklidir. Bu nedenle insanın kendi kendini geliştiren bir organizma olduğu söylenir.

Yeni Ahit'te insan bir tohuma benzetilir. Bir insan şu anki haline ölmedikçe, kendisi için mümkün olana evrilemez denir. Deneyin tamamlanabileceği kesin bir dönüşümden bahsedilmektedir. İnsanın kendi kendini geliştiren bir organizma olduğu fikri, zorlama altında gelişemeyeceği anlamına gelir. Tanrı'yı bedende görmek, insanın duyuların kanıtlarıyla inanmaya zorlanması anlamına gelirdi, ancak insan bu şekilde hiç gelişemez. O ancak anlama yoluyla gelişebilir.

Eğer insan, bireysel evrim geçiremeyen hayvanlardan farklı olarak bu yeryüzünde özel bir deneyse, bu ne anlama gelir? Bu, bir insanın ancak bunun gerekliliğini anlamaya başlarsa ve araçları kendisi ararsa içsel olarak gelişebileceği anlamına gelir. Bir insanın evrilebileceği tek yol, kendi anlayışı olan içsel özgürlüktür. Hiçbir dış zorlama bunu gerçekleştiremez. Yanlış olduğumuzu gördüğümüzde ve nasıl olduğumuzu ve nasıl davrandığımızı fark ettiğimizde, bu temelden öz-evrim mümkün hale gelir. Kendimizi anlamaya ve ihtiyacı görmeye başladığımızda değişmeye başlarız.

İnsan kendi anlayışı aracılığıyla kendini değiştirmekte özgürdür. Bu, onun özgür olduğu tek anlamdır – ve bu özgürlüğü hiç kimse ondan alamaz. Hiç kimse hayatı veya diğer insanları değiştiremez; ancak her insan kendini değiştirebilir. Bu sistem bir insanla, kendinle, seninle başlar – ve amacı seni değiştirmektir. 

Amacı insanı geliştirmek olsa bile hiçbir kural, ritüel, tören veya düzenleme, kişi anlamaya başlamadıkça onu değiştiremez.

Bu nedenle Çalışma, kendimize girmeye ve kendimizi görmeye başlamamız gerektiğini öğreterek başlar. Dualar, hac ziyaretleri vb. yararsızdır çünkü dışsal olarak alınırlar. Sadece yeni bilgi ve varlığımız üzerindeki Çalışma aracılığıyla yeni anlayış doğabilir.

Bir sonraki fikir, insanın bu yeryüzünde kötü bir durumda olduğudur. Dünya güneş sisteminde küçük bir nokta, güneş sistemi Samanyolu veya Galakside küçük bir nokta ve Galaksi de birçok Galaksiden sadece biridir. İnsan, refahına mutlaka katkıda bulunmayan birçok yasa altında kötü bir konumdadır. Kozmik olarak konuşursak, insan evrende küçük bir şeydir, başka bir deney lehine silinebilecek yeni bir deneydir. İnsan ancak anlamını ve kaderini fark ettiğinde ve daha bilinçli yaşamaya başladığında önem kazanır.

Eğer insan sadece bir makine olsaydı, içsel acı veren şüphelerini ve belirsizliklerini çekmezdi, çünkü o zaman sadece bir makine olurdu: ancak herkes belirsiz bir şekilde durumun böyle olmadığını – ve farklı olmaları gerektiğini – bilir.

İnsan hakkındaki üçüncü fikir, uyku halinde ve mekanik kaldığı sürece kullanıldığıdır.

Eğer insan kendisi hakkında hiçbir şey yapamayacak olsaydı, konumu umutsuz olurdu – çevresinde olan her şeye, sellere, hastalıklara, savaşa vb. tabi olurdu. Bu onun tek hayatı olurdu. Ancak insan kendi kendini geliştiren bir organizma olarak yaratıldıysa, hayat onu tatmin edemez ve etmesi de beklenmez: onun tam anlamı hayatta değildir. Ancak hayat, bu gezegenimizdeki konumumuz nedeniyle bizi kullanır. Dışsal şeylerin yeniden düzenlenmesi hala bizi insanı kullanan aynı yasalar altında bırakır. Varlık aynı kaldığı sürece, insanlık aynı türden hayatı, tekrarlayan bir şekilde çeker. Değişimin tek başlangıç noktası bizdedir – ruhumuzdadır.

Bu sistemin bakış açısından tüm insanlık uykudadır. Biz uykudayız ve bu durumda insanlık hiçbir şey yapamaz. Bugün insanlık, uyanma gücünü bir kenara bıraktığı için dışındaki kozmik güçler tarafından gittikçe daha fazla kullanılmaktadır.

Bu sistem, insanın kendi kendini geliştiren bir organizma olduğu, anlayışı aracılığıyla evrilebildiği ve varlık seviyesini değiştirebildiği – bu yolla yeni etkiler altına girip yardıma ulaşabileceği – merkezi noktasında döner.

İlk iki bilinç durumunda mekaniğiz ve değişemeyiz. İnsan ancak Üçüncü Bilinç Düzeyinde, veya Kendini Hatırlama'da, bu yeryüzündeki durumunu değiştirebilir.

ON

 ('Dışsal insanımız ne kadar ölürse, içsel insanımız o kadar canlı olur' -Aziz Pavlus).

İnsan iki kısımdan oluşur: Öz ve Kişilik. Öz, büyüyebilen kısımdır.

Doğumda bir kişi Özdür, (Ç.N.: burada İnsanın Özü, İnsanın Kumaşı anlamında kullanılmaktadır. Öz, Advaita Vedanta öğretisinde kastedildiği gibi yüksek bir bilinç durumuna karşılık gelmemektedir.) ancak bu gelişmemiştir. Bebek büyümelidir ve her merkez kendi zihnini ve zekasını geliştirmelidir. Bir bebek İçgüdüsel Merkezde yaşar: yavaş yavaş Hareket Merkezinde gelişmeye başlar – yürümeye. Neredeyse hiçbir şey anlamaz. Hayat ondan uzaktadır ve kendi dünyasında yaşar. Konuşmaya ve insanların ne söylediğini anlamaya başladığında, hayat yaklaşır. Kişilik oluşmaya başlar.

Hayat, farklı merkezlere düşen ve 'rulolar' oluşturan izlenimler olarak gelir. İzlenimler farklı merkezlerdeki rulolara depolanır. Doğumda İçgüdüsel Merkez ve Hareket Merkezinin küçük bir kısmı hariç merkezler boştur.

Öğrendiğimiz her şey bu Merkezlerde depolanır. Tüm alışkanlıklarımız – zihinsel, duygusal ve fiziksel – bu rulolarda depolanır. Bu rulolar aracılığıyla Kişilik inşa edilir.

Benzer rulolara sahip insanlar bağlı hissedebilir, benzemeyenlere sahip olanlar ise birbirleriyle uyumsuz hissedebilirler. Ancak farklı rulolara sahip, Kişilikleri farklı olan insanlar birbirlerine çekim hissedebilirler: bu tür durumlarda Özdeki bir benzerlik söz konusudur.

Özün çok kısa sürede Kişilik tarafından kuşatıldığını anlamalıyız. Doğduğumuz şey, edindiğimiz şeylerle kuşatılır – inançlar, fikirler, adetler vb. Bize öğretilenler Kişiliği oluşturur. Özün ne olduğu, yani gerçekten ne olduğumuz, gelişmemiş kalır. Ancak bir insan ancak Özün yeni bir büyümesi aracılığıyla gelişir.

Hayatta bir konuda en önde gelen otorite olmak istersek ve bunu yapmak için çalışırsak, Kişiliği artırırız. Bir şeyi yalnızca birinci olmak için yaparsak, tüm çabalarımız yalnızca Kişiliğin büyümesine yol açar – ve bu Özün aleyhine olacaktır.

Ezoterik öğretide, insan bireysel gelişime yetenekli bir tohum olarak kabul edilir. İnsanın bir tohum olarak büyüyebilen kısmı Öz'dür. Ancak yetişme tarzımız sırasında, kendimize dair algımız, 'Ben' duygumuz, yavaş yavaş gerçekten ne olduğumuzdan, hayattan edindiğimiz şeye kayar.

Kesin olarak konuşursak Öz, bizim ne olduğumuzdur. Kişilik, biz olmayan şeydir. Bunun belirsiz bir hissi aracılığıyla, insanlar bazen hayattan kaçmaya çalışırlar. Ancak basit insanların daha özsel olduğu doğru olsa da, Özleri belirli bir noktanın ötesine gelişmemiştir. Anlayışları bir çocuğunki gibi kalır.

Çalışma, Özün kendi başına ancak çok küçük bir gelişime yetenekli olduğunu söyler. Belirli bir noktanın ötesine büyümek için yiyeceğe ihtiyacı vardır. Bir meşe palamudu önce içinde bulunan yaşam tohumunu çevreleyen maddeyle beslenir. Bir bitki olarak geliştiğinde, güneşten ve topraktan besin çeker. Bizde ise, Özü daha sonra besleyebilecek bir yiyeceği içimizde oluşturmaktır. Bu yiyecek Kişilik'tir. Kişilik, hayatın eylemiyle Özün etrafında oluşmadıkça, Öz belirli bir noktanın ötesine büyüyemez.

Öz kendi başına diyelim ki dört, beş veya altı yaşına kadar büyüyebilir. Sonra durur. Bir çocuk daha sonra Özünü terk eder ve yavaş yavaş oluşan Kişiliğe gittikçe daha fazla gömülür. Neye inanılacağı, neyin faydalı olduğu vb. karmakarışıklıktan ibaret olan bir şeyler öğretilir.

Ancak bu Çalışma, buna rağmen Kişiliğin oluşması gerektiğini söyler; çünkü hayatın daha sonraki bir aşamasında bireysel olarak büyümek istersek, Kişiliğin bu yiyeceği olmadan bunu yapamayız. Sadece Kişiliğin aleyhine büyüyebiliriz.

İnsanın olası bireysel gelişimi açısından içsel durumu nedir? İnsan kendi kendini geliştiren bir organizma olarak yaratılmıştır. Gerçek gelişim, gerçekten onun olanın, doğuştan sahip olduğu şeyin, Özün büyümesidir.

Eğitim ve genel olarak dış koşullar ve hayal gücü aracılığıyla Kişilik bizi ele geçirir. Kişilik aktif hale gelir ve Öz pasif kalır. Bu, taklit ettiğimiz her şeye inandığımız anlamına gelir – bu edindiğimiz tarafı kendimiz olarak kabul ederiz. Bu, içimizdeki gerçek olan her şeyin pratik olarak ölmesine kadar gidebilir.

Yine de, Kişilik bir insanda kendisini hayata bağlamak için oluşmalıdır ve Kişilik ne kadar zengin olursa o kadar iyidir. Ancak bu sadece gelişime doğru bir adımdır. Gelişim, tüm bu yiyecek Özün daha fazla büyümesi için ona hazır hale getirildiğinde başlar. Başka bir deyişle, Özün gelişimi sadece Kişiliğin ve onun içimizdeki oluşumunun belirli sonuçlarının aleyhine gerçekleşebilir. Sadece Kişiliği pasif hale getirerek büyüyebiliriz. Bu, Özün yavaş yavaş aktif hale gelmesini ve büyümesini sağlar.

Öyleyse değişmek istiyorsak, belirli bir şekilde kendimize karşı çıkmaya başlamalıyız – kendimiz sandığımız şeye karşı. Bu sistemin tüm psikolojik öğretisi, Özün Kişiliğin aleyhine gelişiminin merkezi fikriyle bağlantılıdır – bu gelişim, Kişilik önce oluşmadıkça imkansızdır, çünkü yerine getirilmesi için Kişiliğe ve özellikle Kişilikte depolanan yiyeceğin kalitesine bağlıdır.

ONBİR

Özün gelişimi sorusu, Özün kendisinde neyin gelişmesi gerektiğini bulmaya çalışmakta yatmaz.

Özü zorla geliştirmek değil, onun gelişmesine izin vermektir. Öz gelişemez çünkü Kişilik tarafından kuşatılmıştır.

Kişiliğin özel bir yönü Sahte Kişilik'tir. Sahte Kişiliğin hayal gücünden (Ç.N.: imajinasyon/imge)  inşa edildiği söylenir. Hayal gücü, içsel hayatımızda, yaşadığımız iç gerçeklik dünyasında etkili olan en güçlü güçlerden biridir. Erken yaşlarda bir kitap okuyup kendini kahraman hayal etme örneğini ele alalım – hayal gücünün bize söylediği kişi olduğumuza inanırız. Hayal gücüne razı olunduğunda, kendine dair sahte bir his, sahte bir 'Ben' hissi yaratılır. Bu, Sahte Kişiliğin temelidir.

Büyüdükçe ve Kişilik oluştuğunda, kendimiz olmak yerine, kendimiz olmaktan çıkarız ve yavaş yavaş uydurulmuş bir kişi haline geliriz. Kendimize dair hissin ağırlık merkezi, hayal gücünden oluşan yapay 'Ben' hissine geçer.

Özsel kendine dair hissin yerine yanıltıcı bir 'Ben' hissi ikame edilir. Özün hayatın ilerleyen dönemlerinde büyümesini engelleyen bu uydurulmuş taraf, bu Hayali 'Ben' veya Sahte Kişilik'tir.

Sahte Kişilik, kendimizi beğenmemiz, öz-sevgimiz, öz-hayranlığımız ve öz-acıma ile olumsuz duyguların kaynağıdır.

Kişilik oluştuktan sonra Özün gelişimi, Sahte Kişilik'i ve Hayali 'Ben'i pasif hale getirmeye bağlıdır. Bu, Kendini Gözlemleme yoluyla içimizde neyin gerçek neyin sahte olduğunu keşfetmemiz gerektiği anlamına gelir. Çünkü Kişilikte hem faydalı hem de faydasız birçok şey vardır. Ancak kendimizi önce hayatın büyük bir yolunda hayal ettiğimizi ve aslında sıradan olduğumuzu görmeliyiz.

Sahte Kişilik  hayal gücünden (imajinasyon/imge yaratma) oluştuğu için, onun bazı biçimlerini gözlemlemeye çalışmalıyız. Yalan söylemeyi gözlemlemeye çalışın – örneğin, kendini avantajlı bir konuma sokmak, kendini olduğundan daha zeki veya daha haklı göstermek için bir hikayeyi belli bir  şekilde anlatmak gibi.Yanlış olduğumuzu kabul etmekten hoşlanmayız.

Hayali 'Ben'imizin kölesiyiz, çünkü ne pahasına olursa olsun onu canlı tutmak ve hem başkalarından hem de kendimizden korumak zorunda hissederiz. Sonuç olarak her zaman yalan söyleriz – övünerek, haklı çıkararak ve taklit ederek. Ve başkaları tarafından ciddiye alınmanın, övgü ve teşvik istemenin tatminini ararız. Bunda başarısız olursak, depresif ve incinmiş hissederiz veya insanlardan nefret ederiz.

İnsanlardaki Sahte Kişilik ilişkileri zedeler: gerçek olamazlar, çünkü bu hayal gücünün bir taklididir. Bir kişinin Özü diğerinin Özü tarafından çekilirse gerçek bir şey mümkündür – eğer Kişilik durumu mahvetmezse.

Bir çocuk, erken yaşlarında gerçek olarak var olmasını takiben, dış yaşamla karşılaşma gerekliliği nedeniyle diğer insanları taklit etmeye zorlanır. 'Kendisi olmayan' bir şey olmaya ve buna inanmaya başlar. 'Ben' duygusu büyüyen Kişiliğe dışarıya doğru geçer ve bu Kişilik oluşumu nedeniyle bu 'Ben' hissi anlamında gerçek hiçbir şey yoktur. Çocuğun kendisiyle ilgili taklit ettiği ve icat ettiği her şey birçok farklı 'Ben' oluşturur. Bu yüzden yetişkin olduğumuzda, farklı zamanlarda farklı şekillerde hareket edebilen bir 'Ben'ler yığınıyız.

Ancak Hayali 'Ben' veya Sahte Kişilik, bizi her zaman aynı kişi olduğumuza inandıracak şekilde hareket eder. Tek, değişmeyen ve kalıcı bir 'Ben'e sahip olduğumuzdan eminiz. Böyle olmadığımızı fark etmedikçe değişemeyiz. Çünkü gerçek İradeye sahip olduğumuza ve 'yapabileceğimizi' de inanırız.

Ama biz 'düzensiz bir ev'iz. Her biri bir arzuya sahip birçok insanız – tek bir iradeye sahip tek bir kişi değil. İşte bu yüzden 'yapamayız'. Sadece gerçek bireyselliğe sahip bir insan gerçek İradeye sahiptir ve yapabilir.

Farklı kişilikleri görme amacıyla kendimizi gözlemlemeye başladığımızda, Hayali 'Ben'in gücü zayıflamaya başlar. Kendimiz hayal ettiğimizden farklı olduğumuzu görürüz. Farklı 'Ben'lerin konuştuğunu gerçekten gördüğümüzde, kendimize dair bir yanılsama yıkılmaya başlar ve Gerçek 'Ben'in yaklaşabileceği duruma biraz daha yaklaşırız.

Sahte Kişilik iktidarda olduğu sürece Öz büyüme yeteneğinden yoksun olacaktır. Ancak durumumuzu fark etmeye başladığımızda Öz artık kontrol altında tutulmaz. İçsel durumumuz değişmeye başlar ve Kişilik pasif hale geldikçe, Öz de gelişir ve aktif olur.

ON İKİ

BİR İNSANIN YAPMASI GEREKEN KİŞİSEL ÇABALAR

Kendini değiştirmek için, bir insan kendi üzerinde Çalışmalıdır. Ancak hem faydalı hem de faydasız çabalar vardır. Faydasız çabaya bir örnek olarak, bu sistemi duyup anlamayan ve sigarayı bırakan sinirli bir adamın örneğini ele alalım. Sonuç olarak daha da sinirli hale gelir.

Çaba akıllıca olmalı ve Çalışmanın öğrettiği yöne ve Öğretiyle ilişkili olarak kendimizde gözlemlediğimiz şeylere dayanmalıdır.

Kendimizi gözlemlemedikçe ve ne üzerinde Çalışmamız gerektiğini görmedikçe, yapabileceğimiz hiçbir çabadan faydalı bir sonuç çıkamaz. Kişi sinirli olduğunu (iritable olduğunu) gözlemlemişse, kendi üzerinde faydalı bir şekilde Çalışma yapabilecek bir konumdadır.

Yapılan tüm çabalar üç açıdan faydalı olmalıdır – Çalışmanın kendisine, veya Çalışmadaki diğerlerine, veya kişinin kendisine.

Birinci Çalışma Hattı, kişinin nasıl bir insan olduğunu değiştirmektir. İkinci Çalışma Hattı, komşularımızla – birlikte Çalıştığımız, anlayış açısından bize en yakın olanlarla – bağlantılıdır. Üçüncü Çalışma Hattı, Çalışmanın kendisiyle ilgilidir. Örneğin, ona neyin zarar verebileceğini ve neyin yardımcı olabileceğini düşünmeli ve kötü davranırsak veya kötü konuşursak Çalışmanın kendisine ve Çalışmadaki diğer insanlara – ve kendimize – zarar verdiğimizi fark etmeliyiz, böylece nedeni görmeden artık kendi üzerimizde Çalışamayız.

Öğreti bu üç Çalışma hattını belirler. Hiç kimse sadece kendisi için Çalışamaz.

Yapabileceğimiz ilk faydalı çaba Kendini Gözlemleme çabasıdır – kendimizi eleştirmeden gözlemlemeyi öğrenmek. Bu, büyük ve sürekli bir çaba gerektirir, çünkü bilinçli olarak yapılmalıdır. Kısa, belirli bir süre boyunca düşünceleri, duyguları, duyumları, hareketleri gözlemlemeye çalışın, çünkü daha uzun süre gözlemleyecek gücümüz yoktur. İçsel olarak doğru durumu bulmak gerekir; burada gerçekten gözlemlemek isteriz ve örneğin bir şey düşündüğümüzü ve tamamen farklı bir şey hissettiğimizi görerek bunu yapabileceğimizi fark ederiz.

Normalde içimizde olan her şeyle – her düşünce, duygu durumu, his ve duyguyla – özdeşleşmiş durumdayız. Bu, onu kendimiz olarak kabul ettiğimiz anlamına gelir. 'Ben' hissini ona koyarız ve bu nedenle bizde hiçbir şey değişemez.

Sinirli (irritable) adama geri dönelim. Diyelim ki sinirliliğini (irritation) tam olarak gözlemliyor – o zaman durumu değişmiştir, çünkü özdeşleşmek ve sinirliliği olmak yerine, belirli bir ölçüde ondan ayrılmıştır. Ayrılmıştır çünkü onu kendisi olmayan bir şey olarak gözlemleyebilir. Onu bir nesne olarak görebilir. Ondan 'Ben' hissinin bir kısmını çekip çıkarmıştır ve Kendini Gözleminin gücü ne kadar büyük olursa, sinirliliğin onun üzerindeki gücü o kadar az olacaktır. Artık kendisiyle o kadar özdeşleşmemiştir.

Bu, Öğretinin ilk pratik amacı olan içimizde yeni bir sistem oluşturmanın ilk adımı olan Gözlemleyen-Ben'in kurulmasıyla gerçekleşmiştir.

Öz-evrimin en büyük engeli, belirli bir anda dikkatimizi çeken şeyle sürekli olarak özdeşleşmemizdir. Ve bu nedenle kendimizi unuturuz. Ancak doğal hakkımız üçüncü bilinç durumudur, yani Kendini Hatırlama durumudur. Kendini Hatırlamaya başlayamadıkça, her şeyle özdeşleşmiş durumdayız. Böylece içsel bir düzensizlik durumunda yaşarız, çevremizle özdeşleşerek. İşte bu yüzden uykuda olduğumuz söylenir. O kadar özdeşleşmeye alışkınız ki, sadece özdeşleşmenin tadını hissederiz.

Bir sorunla, bir kişiyle, bir duyguyla, bir durumla özdeşleştiğimizde, kendimizi onun gücünün altına sokarız. Onun tarafından yönetiliriz. Öz-ustalık, özdeşleşmeyle mücadele etmekle başlar.

Küçük amacımızın (küçük, kısa vadeli çalışma hedefleri, örneğin 'bu hafta bacak bacak üstüne atmak yasak' gibi.) her şey olmadığını unutarak, "kendi üzerinde Çalışma" ile de özdeşleşmek mümkündür. Küçük amaç ifşa edilmemelidir; bu özdeşleşmeye neden olur ve sonuç vermez.

Özdeşleşmekten kendimizi kurtarmak özellikle zordur çünkü en iyi özdeşleşerek çalışılabildiğine inanırız.

Özdeşleşerek bir sorunun sadece tek tarafını görürüz. Örneğin, içgüdüsel bir insansak, özellikle sevdiğimiz yiyecekle özdeşleşiriz. İçgüdüsel İnsan, yediği biftek haline gelir. Neyle özdeşleşirsek o oluruz – para, dertler, nefret vb. – ve kendimizi hatırlayamayız.

Kendimizi hatırlamak için özdeşleşmemeliyiz. Özdeşleşmemenin nasıl olacağını öğrenmek için önce kendimizle özdeşleşmemeliyiz. Bu nedenle Kendini Gözlemleme öğrenmeli ve uygulamalıyız. Bir duygu durumuna kapılıp gitmemiz gerekmediğini, tersine ondan ‘Ben’ duygusunu çekip çıkarabileceğimizi fark ettiğimizde, kendimizle özdeşleşmemenin ne demek olduğunu görmeye başlarız. 

Comments

Popular posts from this blog

USAID ve ABD Hükümetinin Ukrayna Medyasını Nasıl Kontrol Ettiği

POLİTİK PONEROLOJİ: A.M. LOBACZEWSKİ - ÖZET